Ebedi’yi yazarken beni ölümsüzlükten çok zaman düşündürdü. Zamanın ne kadarına sahip olduğumuzdan ziyade, onun sınırlı olduğunu bilmenin hayatımızda fark etmeden ne kadar büyük bir yer tuttuğu.
Romanın dünyasında yaşlanmayı durduran bir protokol geliştirilmiş durumda. İnsan artık hayatını bildiğimiz doğal ömür sınırı içinde düşünmek zorunda değil. Hastalıkların önemli bir bölümü kontrol altına alınmış, acı azaltılmış, korku bastırılmış; daha güvenli, daha düzenli ve dışarıdan bakıldığında hayli başarılı bir gelecek kurulmuş.
Bunda ilk bakışta ürkütücü bir şey yok. Tam tersine, insanlığın çok uzun zamandır istediği şeylerin önemli bir kısmı gerçekleşmiş.
Asıl tuhaflık bundan sonra başlıyor.
Bugün bir şeyi ertelediğimizde “yarın”ın varlığına güveniriz. Olmazsa gelecek hafta, gelecek ay, gelecek yıl. Fakat bütün bu ertelemelerin arkasında pek düşünmediğimiz başka bir bilgi de durur: vaktimiz sonsuz değil.
Bu bilgi ortadan kalkarsa davranışlarımızın aynı kalacağından emin olabilir miyiz?
Ebedi’nin dünyasında bazı insanlarda zamanla garip bir değişim ortaya çıkıyor. Hafızaları silinmiyor. Kim olduklarını biliyor, geçmişlerini hatırlıyor, hayatlarındaki insanları tanıyorlar. Fakat o bilgilerin içlerindeki ağırlığı değişmeye başlıyor. Bir zamanlar önemli olan şeyler aynı yerde duruyor ama artık aynı biçimde hissedilmiyor.
Bunun adı Anlam Kaybı Sendromu.
İsim oldukça sakin. Tarif ettiği şey pek değil.
Bir insanın sizi sevdiğini bilmesiyle sizi sevmesi aynı şey değil. Çocukluğunun geçtiği evi tarif edebilmekle kapısından içeri girdiğinde bir şey hissetmek de aynı değil. Hatıralar yerli yerinde dururken onların insandaki karşılığı değişiyorsa, kaybolan şey tam olarak nedir?
Beni en fazla bu ayrım ilgilendirdi.
Çünkü kimliği çoğu zaman hafızayla açıklıyoruz. Kim olduğumuzu, yaşadıklarımızı hatırladığımız sürece kendimiz olduğumuzu varsayıyoruz. Fakat belki insan yalnızca hayatının arşivi değil. O arşivin bazı sayfalarına neden dönüp baktığı, bazılarından neden kaçtığı, belirli bir yüzü gördüğünde içinde ne olduğu da o kimliğin parçası.
Ebedi burada bilimkurgudan biraz uzaklaşıp bana daha rahatsız edici gelen bir yere yaklaşıyor.
Romanın merkezindeki Dr. Sam Warren, Anlam Kaybı Sendromu yaşayan insanlarla çalışan bir nöropsikolog. Kendisi Ebedi değil. Eşi Elena ise Protokolü kabul etmiş biri. Sam’in mesleki olarak anlamaya çalıştığı şey böylece klinikte bırakabileceği bir mesele olmaktan çıkıyor; bir noktadan sonra bilimsel mesafe ile kişisel hayat arasındaki çizgi yeterince net kalmıyor.
Hikâyeden daha fazlasını anlatmak istemiyorum. Çünkü Ebedi’nin merakı, Protokolün nasıl çalıştığını öğrenmekten ibaret değil ve olup biteni tek bir “kötü sistem” açıklamasına indirgemek de romanın asıl meselesini kaçırır.
Beni daha çok şu fikir çekti: Bir şey mükemmel biçimde çalışıp yine de bizi beklemediğimiz bir yere götürebilir mi?
Gerçek hayatta teknolojiyi çoğunlukla çözdüğü problem üzerinden değerlendiriyoruz. Bir hastalığın görülme sıklığı düşer, ağrı azalır, bir tedavi işe yarar, ömür uzar. Bunların hepsi gerçek ve ölçülebilir başarılar.
Fakat insan hayatının tamamı ölçülebilir şeylerden oluşmuyor.
Bir insanın daha uzun yaşadığını rahatlıkla hesaplayabiliriz. O fazladan zamanın onun için daha değerli olup olmadığını aynı kolaylıkla hesaplayamayız. Acıyı azaltabiliriz; fakat onunla birlikte insanın başka hangi iç mekanizmalarına dokunduğumuzu her zaman ilk anda göremeyebiliriz.
Bu, acıyı savunmak anlamına gelmiyor. Ölümü de romantikleştirmiyorum. Hastalığın insanı olgunlaştırdığı fikrini özellikle ikna edici bulmuyorum. İnsan acı çekmeden de derin olabilir, kaybetmeden de sevebilir.
Yine de insanın içindeki her şeyi birbirinden bağımsız düğmeler gibi düşünmekte zorlanıyorum.
Korku yalnızca korku olmayabilir. Hafıza yalnızca bilgi değildir. Kaybetme ihtimali yalnızca huzursuzluk yaratmaz. Bir şeyin biteceğini bilmek de yalnızca kötü bir haber sayılmaz.
Bazen sonlar dikkatimizi toplar.
Bir şehirdeki son akşam, orada geçirdiğiniz sıradan bir akşamdan farklıdır. Bir çocuğun yıllar önceki fotoğrafına bakarken gördüğünüz şey yalnızca geçmişten kalmış bir görüntü değildir; o yaşın geri gelmeyeceğini de bilirsiniz. Hayat boyunca defalarca gördüğümüz bazı şeylerin kıymetini, ancak onları bir daha göremeyebileceğimizi fark ettiğimizde anlamamız biraz tuhaf.
Zamanın sınırı belki de hayatımızın içine bundan çok daha fazla karışıyor.
Ebedi’yi yazarken sonsuzluğun kendisinden çok bu nedenle rahatsız oldum. Eğer her şey için her zaman bir “sonra” varsa, bugünün ağırlığı ne kadar değişir? Bir karar geri dönülmez olmaktan çıktığında aynı önemi taşır mı? Bir ilişkinin, bir arzunun, bir hedefin değerinde zamanın kıtlığının ne kadar payı var?
Bunların cevabını bildiğimi iddia etmiyorum. Zaten bilseydim muhtemelen romanı yazmak da bu kadar ilgimi çekmezdi.
Bilimkurguyu sevdiğim yer tam olarak burası. Geleceği tahmin etmek zorunda değil. Bugün iyi, mantıklı hatta tartışmasız görünen bir fikri biraz ileri taşıyıp ona başka bir mesafeden bakabiliyor.
Yaşlanmayı yavaşlatmak istiyoruz. Hastalıkları önlemek, travmayı tedavi etmek, ağrıyı azaltmak, insan bedeninin sınırlarını genişletmek istiyoruz. Bunların hiçbirinde garip bir taraf yok.
Belki garip olan, başarıyı elde ettiğimiz gün her şeyin orada biteceğini düşünmek.
Çünkü bazı başarılar yalnızca bir problemi çözmez; daha önce soramadığımız yeni sorular da üretir.
İnsan yaşlanmayı durdurabilir. Peki zamanın sonunu belirsiz hale getirdiğinde, kendisi aynı kalır mı?
Ebedi bir süredir dijital olarak yayında. İngilizce edisyonu Eternal da dijital platformlarda bulunuyor. Artık basılı Türkçe edisyonu da yayında.
Bu benim ilk romanım ve kitabı fiziksel olarak elimde görmek elbette ayrı bir his. Ama onu yalnızca “ilk kitabım” olduğu için anlatmak istemiyorum. Yazmaya başladığım gün beni rahatsız eden soru, basılı halini gördüğümde de değişmedi.
Hatta sanırım şimdi daha da yerinde duruyor:
İnsan hissetmeyi unuttuğunda sonsuzluk neye yarar?
Ebedi’yi Edinin (Türkçe Versiyon)
Basılı kitap
Dijital edisyon
Kobo →
Google Play Books →
Gumroad →
Get Eternal (English Version)
Digital edition
Amazon Kindle →
Kobo →
Google Play Books →
Gumroad →
Takip edin:
Substack | LinkedIn | Instagram | Threads | X | Reddit | Facebook | Bluesky | NSosyal | Mastodon